Hipnoterapi

Hipnoterapi

Hipnoterapi

HİPNOTERAPİNİN KISA TARİHİ

Hipnoterapi kendi gelişim tarihi boyunca birçok farklı biçimler almış, birbirinden farklı unsurları kendi bünyesinde bütünleştirmiştir. Ve bu tarihsel süreç içersinde doğal olarak diğer psikoterapi anlayışlarını da etkilemiştir.

Geleneksel Hipnoterapi

Hipnoterapinin bu formu, Viktorya dönemi hipnotizma uygulayıcıları olan James Braid ve Bernheim tarafından gerçekleştirilmişti. Onların zaman zaman alkole, uyuşturucuya vs. karşı nefret oluşturmakta, bazı terapötik gevşemeler yaratmakta ve semptomları baskılamakta başlıca kullandıkları yöntem doğrudan telkindi. Terapinin bu basit formu, diğerlerine nazaran doğrudan yöntemler kullandı ve az da olsa teorik yapının inşasına katkıda bulundu.

Hipnoanaliz

1895 yılında Sigmund Freud ve Joseph Breuer, psikoterapiye yeni ufuklar açan “Histeri Araştırmaları” adlı klinik bir metin yayınladılar. Freud ve Breuer hastalarının, bastırılmış travmatik anılarını hatırlamalarına ve bu anılardaki bastırılmış duyguyu dışa vurup rahatlamalarına yardımcı olmak amacıyla daha erken yaşlara dönmelerini sağlamak için hipnozda regresyon tekniğini kullandılar.

Her ne kadar Freud, kendi geliştirdiği metot olan Psikanaliz lehine aşamalı olarak hipnozu terk etmiş olsa da gerçekleştirdiği erken dönem çalışmaları, müteakip hipnoterapistleri etkilemeye devam etti.

Ancak Freud daha sonra, Fransız rakibi Pierre Janet’in kendisinden birkaç yıl daha erken bir tarihte hipnotik psikoterapide yaş gerilemesinin nasıl kullanılacağını anlattığı bir vaka çalışması yayınladığını kabul etmek zorunda kaldı.

Takip eden sonraki dönemlerde ise hipnoterapide uygulanan regresyon, bazen “Hipnoanaliz”, bazen “Analitik Hipnoterapi” veya bazen de “Psikodinamik Hipnoterapi” olarak adlandırıldı.Günümüzde “Travma Sonrası Kaygı Bozukluğu” diye adlandırılan Savaş Bunalımı’nın tedavisinde psikoanalize hızlı bir alternatif olarak, askeri psikiyatristlerce her iki dünya savaşında da kullanılması hipnoanalizin yıldızının yeniden parlamasını sağladı.

Ericksonyan hipnoterapi:

Milton H. Erickson, 20. yüzyılın en etkili hipnoz ustalarından biriydi. 1950’lerden sonra Erickson, hipnoza radikal farklılıklar içeren bir yaklaşım geliştirdi. Sonradan onun bu yaklaşımı, “Ericksonyan Hipnoterapi” veya “Neo-Ericksonyan Hipnoterapi” olarak adlandırıldı.

Erickson, danışanlarıyla çalışırken daha çok resmi olmayan, sohbet ağırlıklı bir yaklaşım içinde olurdu. Bu esnada da karmaşık dil kalıpları ve terapötik stratejiler kullanırdı. Ancak Erickson’un gelenekçi çizgiden bu denli uzaklaşması bazı meslektaşlarının da ondan uzaklaşmasına yol açtı. Özellikle bunlardan biri olan Andre Weitzenhoffer, Erickson’un yaklaşımının “hipnoz” olarak adlandırılmasının doğru olup olmadığını bile tartışmaya açmıştı. Buna rağmen Erickson'un yaklaşımı, modern hipnoterapiyi en fazla etkileyen ve bunu sürdüren güçlerden biridir.

NLP’nin kurucuları geniş ölçüde Erickson’un çalışmalarını modellediklerini ve hipnozu göz önüne alarak benzer bir metodoloji geliştirdiklerini, ayrıca bütün bunların özümlenmesiyle Milton Model adını verdikleri bir yaklaşım oluşturduklarını iddia ettiler. Weitzenhoffer bu kez NLP’nin Erickson'un çalışmalarıyla gerçekten bir benzerliği olup olmadığını tartışmaya açtı.

Bilişsel/Davranışsal Hipnoterapi:

A.B.D.’de 1980’lerden sonra klinik ders kitaplarında artan bir şekilde Steven Jay Lynn, Irving Jirsch, E. Thomas Dowd, William Golden, Assen Alladin gibi çağdaş araştırmacılar tarafından kaleme alınmış yazılar görülmeye başlandı.

1974'te Theodore Barber ve meslektaşları, Theodore R. Sarbin’in hipnozun daha iyi anlaşılması gereken bir “özel durum” olmadığını söyleyen erken dönem sosyal psikoloji çalışmasından sonra tartışılan bu araştırmanın etkili bir incelemesini yayınladılar. Barber ve arkadaşlarına göre hipnoz, motivasyon, uygun tutum, beklenti ve aktif hayal gibi normal psikolojik değişkenler sonucu oluşmaktadır. Barber, bir yandan hipnozu “bilişsel-davranışsal” kavramlarıyla tanıştırırken; diğer yandan da ona davranış terapisinin uygulama alanını açıyordu.

Bilişsel ve davranışsal psikolojik teorilerin giderek yaygınlaşıyor olması ve hipnozu izah eden kavramların artması, hipnoterapi ile çeşitli bilişsel ve davranışsal terapilerin daha sıkı bütünleşmesini kolaylaştırdı. Bununla birlikte birçok bilişsel ve davranışsal terapi yaklaşımı, başlangıçta kendilerinden daha eski olan hipnoterapi tekniklerinden etkilendiler. Örneğin Joseph Wolpe’nin Sistematik Desensitizasyon’u, erken dönem davranış terapisinin başlıca tekniği idi. Aslen bu, Hipnotik Desentisizasyon olarak biliniyordu ve Lewis Wolberg’in 1948’de yazdığı “Medikal Hipnoz” adlı kitabından türetilmişti.

Hipnoterapinin geleneksel tarzı, bilişsel-davranışsal terapinin öncüsü olarak görülebilir. Neden? Çünkü her ikisi de terapide çeşitli mental tasvirlerin yeniden hatırlanmasının, pozitif fikirlerin prova edilmesinin, rahatlamanın kullanılmasının önemini vurgularlar. Aynı zamanda teorik açıklamalarında “sağduyu”yu önemle vurgulamalarının yanı sıra hipnoterapinin tarihsel önceliği bu görevi ona vermektedir.

Bununla birlikte modern bilişsel- davranışsal terapi, bilhassa eski hipnoterapi yaklaşımlarından farklı bir yer edinmek için negatif inançların doğrudan Sokratik sorgulanmasına çok büyük önem vermektedir. Yine de, bilişsel-davranışsal hipnoterapistler, her iki kaynaktan gelen teknikleri özümseyerek kullanmaya devam ediyorlar.

Diğer Yazılar

  Hipnoz NLP  

Copyright © www.mydizayn.com